D Vitamini ve Romatizma

Romatizmal hastalıklardan korunmada ve bu hastalıkların tedavi edilmesinde D vitamininin çok önemli bir yeri vardır. D vitamininin diyabet, kanser ve romatizmadan koruduğu bilimsel yayınlarla ispatlandı. 

02 Haziran 2016

Özellikle kanserden korunmak için vücudunuzda yüksek miktarda D vitamini bulunması gerektiğini unutmayın. Hatta D vitamini değeri 80’in üzerine çıkarılmalı, 80-150ng/ml arasında tutulmalıdır. 

D vitamini eksikliğiyle ilişkili hastalıklar
Osteoporoz (kemik erimesi)
Romatizmal hastalıklar
Astım
Yüksek tansiyon
Diyabet
Alerjiler
Grip
Kanser
Depresyon

Güneşli Bir Ülkede D Vitamini Eksikliği Çekiyoruz
Toplumumuzda çok ciddi oranda D vitamini eksikliği vardır. Kliniğimize başvuran hasta profiline baktığımızda % 95’inde D vitamini eksikliği olduğunu görüyoruz. Hastaların sadece % 5’inde D vitamini normal seviyede. D vitamini eksikliği maalesef bu kadar yaygın. Dolayısıyla, hayati fonksiyonları olan bu vitaminin takviye edilmesi son derece önemlidir.

Türk toplumunda D vitamini eksikliğiyle ilgili bir bilimsel çalışma yapılsa yeridir… Hatta belki biz kendi kliniğimizde yaptığımız tahlilleri bir referans çalışma olarak yayınlayabiliriz. Peki, D vitamini değerlerimiz niye düşük? Hem de bu kadar güneşli bir coğrafyada yaşamamıza rağmen. Üstelik öyle uzun uzadıya güneşlenmeye, güneş yağları sürüp saatlerce kızgın güneş altında marsık gibi kızarana kadar yatmaya da gerek yok. D vitamini değerinizin yükselmesi için dirseğinize kadar kollarınız açık, yüzünüz açık, günde 10-15 dakika güneşin altında kalmanız yeterli. Hepimiz o kadar güneş görüyoruz. Peki, neden D vitamini değerlerimiz bu kadar düşük?

Bunun çok basit bir açıklaması var. D vitamini sentezi için sadece güneş yeterli değildir. D vitamini aslında gıdalarla alınır. Ancak beslenme yoluyla aldığınız D vitamini aktif değildir. Güneş ışığı, gıdayla alınan D vitaminini aktifler. Güneşin marifeti işte budur, D vitaminini aktif hale getirmek. .

Yumurtanda D Vitamini Eksikse Vücudunda da Eksiktir
Artık gıdalarla yeteri kadar D vitamini alamıyoruz. Çünkü D vitaminini aldığımız gıdalar bozuldu. Niye bozuldu? Eskiden koyun, inek merada yayılıyordu. Tavuk dışarıda geziyor, ot, böcek, solucan yiyordu. Tüm bunlar sayesinde vücudunda bol miktarda D vitamini oluşuyordu. Tabii doğal ortamında büyüyen bu tavuk, normal döngüsünde yumurtluyor, yani haftada 3, en fazla 4 yumurta veriyordu. Bu ne demek? Yani, tavuğun vücudunda oluşan bol miktardaki D vitaminini 3-4 yumurtaya bölünüyordu. Şimdi, tavuk dışarıya çıkamıyor, solucan yiyemiyor, güneş göremiyor. Dolayısıyla, o verilen besi yemleriyle vücudunda D vitamini de oluşmuyor.
Gerçi bunu yazdığımız için yakında tavuk yemlerine D vitamini de koyarlar. Çiftlik balıklarıyla ilgili olarak, “Bu balıklar çiftlik balığı, omega-3 bulunmuyor, yemeyin” dediğimiz için çiftlik balıklarının yemlerine omega-3 koymuşlar. Trabzon Su Ürünleri’nden bir yetkili mail attı. “Hallettik o işi, balıkları hala GDO’lu yemle besliyoruz o doğru, ama yemlerine omega-3 ekledik artık” diyor. Şimdi de tavuk yemlerine D vitamini koyarlarsa hiç şaşırmam.

Biraz önce de belirttiğim gibi tavuk çiftliklerinde tavuklar el kadar yerde, kapalı alanda büyütülüyor. Dışarıda gezinemiyor, solucan yiyemiyor, GDO’lu, yani genetiğine müdahale edilmiş yemle besleniyorlar. Hem suni yemler yüzünden hem de güneş görmedikleri için vücutlarında yeterli D vitamini olmuyor. Bunlar yetmezmiş gibi, çok az miktardaki D vitaminini bir de haftada 10 tane yumurtaya paylaştırmak zorunda kalıyor. Yumurta tavuğu diye bir ırk icat ettiler. Bu zavallı hayvanlar tabiatta görülmeyecek bir sıklıkta yumurtluyor. Haftada 10 yumurta mı, 15 yumurta mı belli değil. Böyle tuhaf bir durum var ortada ama nedense bu konular hiç konuşulmuyor.

Sözün özü: Tavuk çiftliği yumurtasıyla beslenen insan D vitamini alamaz. İşte denklem bu kadar basit

Yalan Yanlış Bilgilerle Hepimizi Hasta Ettiler 
Yumurtadan başka, D vitamini açısından en zengin kaynaklar arasında ciğer, süt, süt ürünleri ve tereyağını sayabiliriz. Bitkisel gıdalarda da D vitamini var ama en zengin olanlar hayvansal kaynaklı olanlar.

Üstelik bu saydıklarımız hayvansal yağ açısından da son derece zengin. D vitamini yağda çözünen bir vitamin. Emilebilmesi için yağlı gıda yenilmesi gerekli. Oysa yıllar boyunca, bize bunun tam tersini tavsiye ettiler. Kolesterol yüksekliğini bahane edip bize bu en hayati gıdaları yasakladılar. Yumurta yedirmediler, tereyağı yedirmediler, ciğer yedirmediler. Bütün bir toplumda D vitamini eksikliği oluştu ve görüldü ki, kolesterolün kalp kriziyle alakası yokmuş. Gördüler ki kolesterol yapı taşıymış, vücut için gerekliymiş. Yıllardır söylediğimiz şeyler. Bu korkutma kampanyasının sonucu ne oldu? Kolesterol korkusundan yağ, tereyağı, ciğer yemeyi bıraktık. Bütün bir toplumda D vitamini eksikliği baş gösterdi. D vitamini eksikliği nedeniyle de hepimiz romatizma, diyabet, kanser olmaya başladık.
Aslında, inanılması güç bir algı oyunu var ortada. İnsanlık tarihi boyunca en çok değer verilmiş gıdalar olan tereyağı, yumurta, ciğer gibi gıdaları yasakladılar. Hem de hiç utanmadan. Seneler sonra bir avuç cesur bilim insanı bu yasakların saçma olduğunu açıkladı. Bu bilim insanları hakkında suç duyurusunda bulundular. Ama güneş balçıkla sıvanmaz. Gerçekler ortaya çıktı. Sonra pişkin pişkin tereyağlı yumurtaya ekmek bandırırken poz verdiler. El insaf… Bari o suç duyurusunda bulunduğunuz meslektaşınızdan bir özür dileseydiniz. Onurlu davranış budur. Zamanında bir hata yapmış olabilirsiniz ama yaptığınız hatadan dolayı özür dilemeyi de bileceksiniz. 

Gördüğünüz üzere yumurtadan ciğere hayatımızdan çıkardığımız ya da yesek bile eskisi kadar D vitamini içermeyen besinler yüzünden D vitamini eksikliği çekiyoruz. Öyle olunca da romatizmal hastalıklara yakalanıyoruz, şeker hastalığına yakalanıyoruz, kansere yakalanıyoruz. D vitamini bizi koruyamıyor.

Romatizmal Hastalıklarda Tedavi
Romatizma hastalığında çok klasik bir hikâye vardır: “Bir gün kalktım, kolum tutmuyor, taş gibi sertim, elimi açıp kapatamıyorum, ağrılarım var, parmak eklemimde bir şişlik oldu. Doktora gittim, bana hemen ağrı kesici ilaçlar, antienflamatuarlar verdi. Sonra baktım ağrı kesilmiyor, tekrar gittim. Doktor, romatoid artrit teşhisi koydu ve ‘Kortizona başlamamız şart’ dedi. Kortizona başladım. Bir süre iyiydim, sonra tekrarladı. Ağrılarım, tutulumlarım, sabah sertliklerim arttı. Tekrar doktora gittim. Doktor kortizonun dozunu yükseltti. Bir süre rahattım. Sonra ağrılarım tekrarlayınca doktora gittim. Doktor kortizonun yanında bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaçlar verdi. Onları da kullanmaya başladım. İyiydim, bir dönem ağrılarım azalmıştı ama sonra hastalığım tekrar ilerlemeye başladı, ağrılarım dayanılmaz oldu. Tekrar doktora gittim. Doktor bu sefer ilaçların dozunu artırdı, bir tane daha bağışıklık sistemi baskılayıcı ilaç ekledi. İlk teşhis konulalı birkaç sene oldu. Ama ağrılarım artarak devam ediyor, hatta eklemlerim o kadar bozuldu ki, ellerimde ayaklarımda şekil bozuklukları meydana geldi. Evde kendi işimi yapamıyorum, yardımsız yaşayamaz oldum. Şimdi, bana iki şahit huzurunda muvafakatname imzalatarak bir ilaç vermek istiyorlar, bu ilacın prospektüsünü okudum. Anti-TNF dedikleri bir ilaç. Hem tüberküloz hem de kanser yapıcı etkisi varmış. Hocam korktum ne yapayım?”

Avuç Dolusu İlaç Yutsan da Nafile
Romatizma hastası öyle bir vaziyete gelir ki, birkaç sene içinde kullanılabilecek en tehlikeli ilaçları kullanmış, bu ilaçların yan etkilerini görmüştür. Hastalığı düzelmemiş, iyileşmemiş, tam tersine ilerlemiştir. Hasta geldiğinde bir avuç kimyasal ilaç kullanıyordur ama ağrılardan perişandır. Eklem harabiyeti oluşmuş, ellerinde, ayaklarında şekil bozukluğu başlamıştır. Yürürken düz basamaz, günlük işlerini yapamaz. Hasta tek kelimeyle perişan bir haldedir. Çaresizdir, işini göremez, günlük hayatını idame ettiremez durumdadır.
Tüm hastaların hikâyesi böyledir, Romatizmanın kimyasal ilaçlarla tedavi edilemediğini anlamamız gerek. Bu ilaçlar sadece romatizmanın üstünü örter, bağışıklığı baskılar. Kimyasal tıp şöyle bir mantık yürütür: “Eğer romatizma bağışıklık sisteminin yanlış çalışmasından, aşırı çalışmasından kaynaklanan bir otoimmün hastalıksa, ben o zaman bağışıklığı baskılayan ilaçlar vereyim, romatizmayı düzelteyim.”

Ölüme Davetiye Çıkaran ‘Tedaviler’
Ama vücut böyle çalışmaz. Siz bağışıklık sistemini baskıladığınızda, hastayı iyileştirmiş olmuyorsunuz. Nitekim hasta bu ilaçları kullanır ama romatizması da ilerlemeye devam eder. O zaman niye bu ilaçları veriyorsunuz? Hastalara ne faydası var? Üstelik bir de ölüm riski var. Romatizma öldürmez ama o anti-TNF ilaçlar öldürebilir. Bu son derece ciddi bir konudur.
Methotreksat, kanser için geliştirilen bir kemoterapi ilacıdır ve romatizmal hastalıkların tedavisinde de yaygın olarak kullanılır. Oysa prospektüsünü okuduğunuzda, “Ölümcül ve ciddi toksik reaksiyon” görülebileceği ve psöriyasis (sedef hastalığı) tedavisinde methotreksat kullanımı ile ölümler bildirildiği yazmaktadır. 

Peki, niye veriyorsunuz o zaman bu ilacı hastalarınıza? “Bitkilerle tedavi diye bir şey yoktur” çığlıkları atıyorsunuz, sonra böyle ölümcül bir kimyasal ilacı hastalarınıza leblebi gibi dağıtıyorsunuz. Soranlara da utanmadan “Bitkisel tedaviler güvenilir değil” diyorsunuz. Peki prospektüsünde ölümcül yan etkileri olduğu yazan Methotrexat güvenilir mi? Bu ilacı reçete ediyorken korkmuyorsunuz, ama zerdeçal reçete ederken korkuyorsunuz, öyle mi? Aklınıza şaşayım sizin! Siz hiç zerdeçaldan veya zencefilden ölen birini gördünüz mü? Literatürde var mı? Eğer biz Fitoterapide bu kadar ölümcül yan etkileri olan bir tane bile bitki kullansaydık, kimyasal tıp bizi topa tutardı. Oysa kimyasal tıbbın tüm tarihi, ölümcül kimyasal zehirlerle doludur.
Allah’a şükür, biz hastalarımıza zehir vermiyoruz.

Yani romatizma sizi öldürmez, ama sözde tedavisinde kullanılan ilaçlar öldürebilir.

Romatizmal Hastalıkları İyileştirme Formülü
Romatizma hastası bir bütün olarak ele alınmalıdır. Hasta hiçbir zaman sadece ağrısından ibaret değildir. Romatizma tedavisi uzun süreli olmak zorundadır ve hastalar senelerce takip edilmelidir. Ama romatizmayı tamamen kontrol altına almak, hastaları ağrısız ve ilaçsız yaşatmak mümkündür.

Romatizma hastalarında öncelikle beslenme düzenlenmelidir. D Vitamini ve Romatizma yazımda da detaylı olarak anlattığım gibi bir romatizma hastası, her şeyden önce D vitamini zengini besinler tüketmelidir. Bunun dışında glutenden ve hazır mayadan uzak durmalı, diyetinde mutlaka probiyotik içeren gıdalara yer vermelidir. Tıpkı diyabette olduğu gibi işlenmiş gıdaların tamamını hayatından çıkarmalıdır.

İkincisi, romatizma hastalığında bağışıklığı dengelemek için tedaviler uygulamalısınız. Bunu kimyasal ilaçlarla yapabilmek mümkün değildir. Burada iki tedavi çok önemlidir; ozon tedavisi ve fitoterapi. Ozon terapi bağışıklık sistemini düzenleyen bir tedavidir. Bağışıklık sistemini dengelediği için romatizmadaki aşırı bağışıklık sistemi reaksiyonunu normale getirmeye yardımcı olur. Ozon tedavisinin başka bir özelliği de tüm vücuttaki kan dolaşımını, dolayısıyla da oksijen seviyesini yükseltmesidir. Böylece romatizmanın eklemlerde yol açtığı hasarı da tamir eder. Fitoterapi ise kişiye özel uygulanmalı ve romatizmada etkili bitkileri doğru bir şekilde kullanmayı gerektirir.

Ayrıca romatizma hastalarının hepsinde fizyoterapi ve rehabilitasyon gereklidir. Maalesef bu konu ülkemizde çok ihmal ediliyor. Hastalar, konusunda uzman kişiler tarafından ve hastanın ihtiyaçları göz önünde bulundurularak tasarlanmış fizyoterapi tedavisi almalıdır. Buna teşvik edilmelidirler. Romatizma hastasının kesinlikle hareketsiz kalmaması gerekir, aksi halde eklem dokusu donar. 
Kronik Hastalıkların Tedavisi Sabır Gerektirir 

Tecrübelerime dayanarak, yıllardır romatizma hastası olup da ilaç kullanmamış kişileri tedavi etmenin daha kolay olduğunu söyleyebilirim. Fakat hastaya yeni teşhis konmuş olsa da, ilaç yüklemesi yapıldıysa, o hastayı tedavi etmek çok daha güç oluyor. Çünkü ilaçlar hastanın tedaviye cevap vermesini zorlaştırıyor. Ama sonuç almak biraz daha uzun sürse de yine de tedavi oluyorlar. Hastalar beslenmelerinde yapılan değişiklikler, ozon terapisi ve fitoterapi sayesinde ortalama bir senede tedavinin olumlu sonuçlarını görürler. 

Burada en önemli olan şey sabırdır. Bütün kronik hastalıklar sabırla tedavi edilir. Uzun süre tedaviye devam edilmesi gerekir. Bitki biliminde, yani fitoterapide akut etki diye bir şey yoktur. Kimyasal ilaç nasıl çalışır? Başınız ağrır, ağrı kesici alırsınız, ağrı geçer. Bu hızlı bir çözümdür, ama aldığınız ilaç hiçbir zaman problemin kökenine, kaynağına inmediği için de geçici bir çözümdür. İlaç hastalığı tedavi etmez, sadece bir süreliğine hastalığın belirtisini baskılar. 

Romatizma Tedavisinde Bitkilerin Gücü  
Bitkisel ilaçlar öyle değildir. Dünyanın hiçbir yerinde, başınız ağrıdığında ağrıyı hemen kesen bir bitki bulamazsınız. Bitkisel ilaçlar etkisini uzun sürede gösterir ama hastalığı kökünden çözerler. Bakın bu son derece önemli bir ayrıntıdır. Bitki bilimiyle tedavi edilen hastalıklarda sabır gerekir, ama bu süreç sonunda tamamen tedavi olur, ömür boyu ilaç kullanmaktan kurtulursunuz.
Bitkisel ilaçları eleştiren, vücuda zarar verdiğini söyleyen bir kesim var. Birincisi, bitkileri doğru kullanmak gerekir. İkincisi, doktor kontrolünde kullanmak gerekir. Üçüncüsü, hangi bitkiyi kullandığınızı bilmeniz gerekir. Aktardan alınan açık bitkiyle, gelişigüzel hazırlanmış bitki karışımlarıyla tedavi falan olmaz. 

Öte yandan, bitkilerin zararları kimyasal ilaçların yanına bile yaklaşamaz. Bunun ispatı da açıktır. Örneğin, dünyadaki karaciğer yetmezliği vakalarının neredeyse % 99’u ilaçlara bağlı karaciğer yetmezlikleridir. Bunların da çoğunda da klinik tablo karaciğer nakline kadar gider. Karaciğer yetmezliğine neden olan etken maddelerin başında ne gelir biliyor musunuz? Parasetamol. Bu madde Vermidon, Minoset gibi her gün leblebi gibi içilen ağrı kesicilerin etken maddesidir. Bugün dünyanın her yerinde, hatta marketlerde bile parasetamol satılır. Basit bir ağrı kesici olduğu iddia edilen parasetamol bile karaciğer yetmezliğine neden olurken, hâlâ bitkilerin zararlarından bahsetmeye cüret edebiliyorlar. 

Fazla söze hacet yok. Bugün bitkilerden dolayı karaciğeri iflas etmiş, yoğun bakımda yatan hasta sayısını, ilaçlar yüzünden hastanelik olmuş hatta hayatını kaybetmiş olan hastalarla kıyaslayın bakalım. Sonuç ortada. Üstelik ilaçların akla hayale gelmeyen onlarca, yüzlerce yan etkisi olduğu da unutulmamalı.

DR. ÜMİT AKTAŞ'A SORUN

Bu bölümden Dr. Ümit Aktaş’a sorularınızı iletebilirsiniz.

E-posta bültenine kayıt olmak istiyorum.

Sonuçlar: